Devrimci Saflarda Erkekliklerin Üretimi ve Eleştirisi

2282

Dünyayı değiştirme gayretinde bulunan insan, toplumsal bir sistemin yerine yenisini inşa etmek için teorik ve pratik süreçte verdiği mücadelenin perspektifini yansıtır.  Burada kastedilen devrimci perspektif en genel anlamıyla ucu açık bir durum değil sosyalist bir toplum kurma arzusuyla hareket eden örgütlü kesimdir. Sosyalizmi hedefleyen devrimci özne, ‘erkekliğin’ egemen olduğu kapitalist sömürü sisteminin bütün özelliklerini öyle ya da böyle üzerinde barındırır. Hiçbir insan hatta canlı, sınıflara bölünmüş bu sistemde sınıf gerçeğinden bağımsız olmadığı gibi aynı zamanda onun ulusal, inanç, doğa, hayvan, cinsiyet vb. ayrımcılığından doğan sorunlardan da bağımsız değildir. Her birey gibi devrimci de belli bir sınıfa, ulusa, coğrafyaya, cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine, bedensel bütünlüğe vb. aidiyetleri vardır ve bu meselelerdeki çelişkilerde, kimliği ne olursa olsun imtiyazlı kesimin sömürü, baskı ve şiddetine karşı her zaman ezilenden taraf olmak tarihsel ve toplumsal bir zorunluluk halidir. 

Marksizm’in bilimsel yöntemi, teorik ve pratik deneyimleriyle donanmış bir devrimci özne, mücadele perspektifini kendi metodolojisi ile bilimsel verilere dayandırıp, toplumsal durumun somut gerçekliğini görerek ve buna göre stratejik, taktik yönelimini belirleyip ezilenlerin meşru mücadelesini sürdürür. Sosyalizm eğer işçi sınıfı, ezilen uluslar, ezilen inançlar, hayvanlar, LGBTİ+’lar, kadınlar vb. ezilenlerin mücadelesi ise, her kesimin toplumsal gerçekliği, nesnel olarak ele alınmalıdır. Sistemin bağrında var olan nesnel durumu sübjektif ve ahlaki bir temelde değerlendirip çözümlemek Marksizmin bilimsel metodolojisi ile çatışır bir meseledir. Ezilen, dışlanan, ötekileştirilen cinsel yönelimler ve cinsiyet kimliklerinin kurtuluşuna dair geliştirilen mücadele perspektifi esasen olumlu ancak bu öznelerin örgütlenmesi, özneleşmesi ve haklı taleplerin genel toplumsal talepler haline gelmesindeki sorunların başında, mevcut durumda bir dizi heteroseksist, cinsiyetçi meselenin yanında, ‘erkeklik’ ile örülmüş ayrımcılık, baskı ve şiddettir. Burada da irdelemeye çalıştığımız ve önümüze çeşitli sorunlar çıkartan ‘erkeklik’ olgusunun toplumsal kaynakları, işleyiş biçimi ve nasıl yeniden üretildiğiyle alakalıdır. Devrimci özne bu sorunlardan bağımsız değil aksine yeri geldiğinde inşacı rolünü de yerine getirmekten sakınmamaktadır. Burada devrimci öznenin erkekliği farklı biçimler kazanmış görünse de esasen toplumsal olandan ayrıştırılamaz. Erkeklikten kastımız elbette tek tek erkek kimliğine sahip bireyler değil, toplumsal olarak üretilen ve inşacı rolünü yerine getiren kişi ve kurumların toplumsal cinsiyet normlarıyla bağdaşan ve çeşitli baskı ve ayrımcılıklara kaynaklık eden verili durumudur. 

Sınıfsal çelişkisinden bağımsız olmadan ortaya çıkan, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çıkış noktası, tarihseldir ve süreklidir. Toplum, genel bir ifadeyle cisgender heteroseksüel kadın ve cisgender heteroseksüel erkek (Cisgender, trans olmayan, yani atanmış kimliği ile cinsiyet kimliğinin uyumlu olması durumu) olarak ikiye bölünerek, bu ikilik dışında kalan kimlikleri yok sayan ya da şiddet yoluyla ve asimile ederek bastırır. Toplumsal cinsiyet normlarına göre inşa edilen bu ikililik, kadın kimliği için mantıklı düşünemeyen, duygularıyla hareket eden, güçsüz, zayıf, edilgen, doğurmakla yükümlü, ev ya da yaşam alanıyla bütünleştirilen gibi kadını inisiyatif sahibi görmeyen, hatta yer yer onun insan olma durumunu sorgulayan bir rol biçerken, erkek için ise mantıklı düşünen, duygularını göstermeyen, güçlü, avcı, yönetebilme kabiliyeti olan gibi daha aktif roller ve statüler biçer. Günümüzde de hala geçerliliği olan bu genel toplumsal roller, değişik tarihsel süreçlerde ve coğrafyadan coğrafyaya farklılıklar göstermektedirler. Bu rollerin norm halinde işletilmesi özellikle ekonomi, aile, din, eğitim sistemi, medya, araçsal kılınmış bilim, savaş ve devlet politikalarıyla düzenli olarak yerine getiriliyor, yeniden üretiliyor. Yeniden üretim bu noktada önemli bir referanstır vereceğimiz örnekler için. Sınıfların ortaya çıkıyla birlikte yeniden üretim toplumsal kurumlarla somutlanmışsa da, özellikle kapitalist düzende daha işlevsel hale gelmiştir. Kapitalizm, emek sömürüsü, cinsiyete dayalı iş bölümü, tüketim endüstrisi, burjuva hukuk sistemi, ordusu, araçsallaştırılmış bilim, medya, aile, din, kültür, eğitim sistemiyle her şeyi metalaştırır ve her şeyi kendine göre toplumsal cinsiyet normları üzerinden biçimlendirir. 

Erkeklik, toplumsal olarak tüm kurumlarıyla, henüz çocukluktan itibaren yaşamı boyunca insanlara öyle yaşamaları için her gün, her dakika öğretilir, dayatılır. Erkeklik sadece erkeklere değil diğer cinsiyet kimliklerine sahip kişilere de kabullenmeleri doğrultusunda bir dayatmada bulunulur. Erkekliğin yeniden üretildiğini ve bundan da taviz verilmediğini biliyoruz, ancak sünnet, savaş, askerlik, düğün gibi bazı dönüm noktaları sıçrayış gerçekleştirir. Sünnet, erkek ve kız çocuklarına yönelik yapılan ve çocuğun beden bütünlüğünü bozan, sakatlayan bir durumun yanında, erkek çocuklarına sünnet olursa “erkek olacağı”, erkek olarak “kabul” edilebileceği tasvir edilir. Özellikle egemen sınıfların yarattığı savaşlarda erkekler savaşa sürülür, savaşa gitmeyenlerin erkek olmadığı, savaştaki pozisyonuna göre nasıl bir erkek olduğu gündemleştirilir. Daha düzenli bir şekilde işlenen askerlik ise, savaş benzeri bir olguyla, erkekliğin son aşaması olarak görülen, askerlik yapmayanın erkek olamadığı ya da olmadığı şeklinde erkelere sevdirilir ve dayatılır. Aynı zamanda toplumdaki militarizmi her zaman diri tutan ve savaş süreçlerinde yükselten bir erkekliktir. Düğün hem erkeklere hem de kadınlara aile kurumunun, toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulan ve erkeklere babalık kadınlara annelik vasfı verir. Burada genel hatlarıyla ifade etmek gerekirse annelik, kadınların ev içindeki köleci yerini kurumsallaştıran, eve bağlayan, çocuğa bakmakla yükümlü kılan, erkeğe bağımlı hale getiren bir durum iken babalık ise erkekleri evi geçindirmekle yükümlü kılan, evle ilgili önemli kararları veren, ekonomik gücü elinde tutan ve bunları yapamadığında ise kriz haline giren toplumsal yeniden üretimin önemli halkalarından biridir. 

Bu rollerin öğretilmesi ve dayatılması aynı zamanda beraberinde belli bir yaşam biçimi ve insan ile insan, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi de düzenler ve belli biçimlere büründürür. İnsan ile insan arasındaki çelişkide toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yaratılmasında başat rol oynayan toplumsal cinsiyet normları kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar ve ‘yeterince erkek olmayan’ erkekler üzerinde baskı, ayrımcılık ve şiddet biçiminde kendini gösterir. Tam da burada karşımıza çıkan ‘erkeklik’ toplumun erkek nezdinde kalıplaştırmış olduğu rollerin benimsenmesi, ayrıcalık haline getirmesi ve diğer kimlikler üzerinde az ya da çok, büyük ya da küçük, her türlü ayrımcılığı ve şiddeti uygulamasıyla ortaya çıkmaktadır. Sorunun bütününü açıklamaya yeterli olmasa da erkek egemen sistem olarak tarif edilen mesele de aslında erkekliğin yüceltildiği ve ayrıcalıklı kılındığı bir olgudur. Nedir bu ayrıcalık meselesi, ayrıcalık bir kesimin bir başka kesime göre yaşama koşullarının daha iyi olması ise bu erkekler için şöyle tarif edilmelidir; toplumsal olarak kabul gören bir kimlik, iş bulma olanağı daha çok, söz hakkı daha fazla, güçlü olduğu varsayılan ve kabul edilen, yönetme ve iktidar olma olanağı fazla, şiddet uyguladığında normal karşılanan, kendini ifade etme kanalları ve olanağı daha çok olmak gibi olanaklar ve imtiyazlar şeklinde sıralamak mümkündür. Başka kesimlerin üzerinde baskı ve sömürü oluşturan bu imtiyazlar kullanıldıkça, dezavantajlı olan kesimlere (Trans-Natrans kadın, Trans erkek, Eşcinsel erkek, Non-binary, Queer vb.) yönelik ayrımcılık oluşur ki bu baskı ve şiddeti ortaya çıkartması da daha olağan hale getirir. Bu imtiyazlar aile kurumundan başlayarak toplumun her kesiminde geçerli hale gelir. Kadın cinayetlerini işleyen erkeklerin çoğunlukla baba, eş, kardeş, akraba, sevgili olması bir tesadüf değildir. 

Ancak ne bu imtiyazlar ne de erkeklik bir bütün olarak her toplumda ve her kesimde aynı işlemez. Erkeklik ulaşılması gereken bir hedef olarak insanların önüne konulur, ancak toplumun sınıfsal konumu, cinsiyet kimliği, cinsel yönelimi, bedensel durumu, ulusal kimliği, inancı, yaşı gibi kategoriler erkekliğin yekpare olmadığını gösterir. Bütün bunlar birbiriyle kesişir ve sahip olunan imtiyazlara göre hiyerarşik, karmaşık bir dizilim gösterir. Dolayısıyla erkeklerinde başka kimlikleri ve içinde bulunduğu koşullar vardır. Her erkek mutlaka erkeklikle karşılaşır ve genel olarak da kendine göre bir erkeklik barındırır. Genel bir örnekleme yapmak gerekirse, natrans(cis) erkek, trans erkek, eşcinsel erkek, bi+seksüel erkek, burjuva erkek, işçi erkek, engelli erkek, hegemonik erkek, marjinal erkek gibi pek çok farklı türde kimlikte ve toplumsal yaşam koşullarına göre oluşan erkeklikler görmekteyiz. Gündelik yaşamda şiddet ve baskı hegemonik erkeklik üzerinden görülüyorsa da aslında, erkekliği barındıran herkes daha dezavantajlı birine şiddet türlerini uygulayabildiği ortadadır. Demek ki burada farklılaşan nokta toplumsal ayrıcalıktır, yani ister binlerce yıllık bir gelişim seyriyle ortaya çıkan kimliğe dair olsun ister sınıfsal yaşam koşullarına bağlı olsun, toplumsal olarak şekillenen ayrıcalıklar bir diğeri üzerinde sömürü, ayrımcılık ve şiddeti ortaya çıkarır. Tam da burada tüm toplumsal cinsiyet normlarının oluşturduğu ayrımcılıklar, kapitalizmle birlikte daha çok kurumsallaşmıştır. 

Burada denilebilir ki erkekliğin belli özelliklerini kendinde barındıran diğer cinsiyet kimliklerinde ayrımcılık ve şiddet çıkmaz mı hiç, çıkabilir, çıkmaktadır da ancak bu erkeklere tanınan ayrıcalıklara sahip ve o sınırlar içinde o olguyu kendine yaşamsal bir şey haline getirmiş erkeklerle kesinlikle aynılaştırılamaz. Toplumsal cinsiyet normlarına uymayan erkekler ve erkek olmayanların, ortaya koyduğu erkeklikler daha azınlık bir durumdur. Örneğin bir trans erkekte benzer bir erkeklik ile sömürü ve şiddeti üretebilir, fakat bu egemen Natrans erkeklik biçimiyle aynılaşamaz, çünkü o ancak kendini var edebildiği sınırlar içinde bunu gerçekleştirebilir. Bunun sebebi ise onun trans erkekliği zaten toplumsal olarak baskı ve ayrımcılıkla karşı karşıyadır. Onun erkek olma deneyimi kabul edilmez ya da sorgulanır bir erkekliktir. Bundan dolayıdır ki ürettiği erkeklikte egemen konumdaki erkeklik halleri ile karşılaştırılamaz. Yine benzer bir biçimde eşcinsel bir erkekte benzer bir biçimde cinsel yönelimi ya da cinsiyet ifadesi üzerinden ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Dolayısıyla ürettiği erkeklik kendi sınırlarında ancak gerçekleşebilir. Bu erkeklikler kendi sınırları içinde deneyimlenir. Örneğin LGBTİ+ topluluğu içinde öne çıkan eşcinsel erkeklik lezbiyen, biseksüel, trans, interseks gibi diğer varoluşlar karşısında ayrımcılık üretme imkânı olabilmektedir 

İnsanın doğa ile kurduğu ilişkide, doğanın tahrip edilmesi ve hayvanların sömürü ve şiddet ile karşılaşması kapitalist sistemde daha çok katmerleşmiş ve kurumsallaşmıştır. Bu durumu konumuzla kesişen yanlarıyla ele alırsak hayvanlara karşı uygulanan tecavüz ve her türlü şiddetin failleri büyük çoğunlukla erkeklerdir. Çünkü nasıl ki kadın bir nesne olarak görünmüş ise hayvan da patriyarka tarafından kullanılması, sömürülmesi ve şiddete maruz bırakılması için bir nesneye dönüşmüştür. Hem kapitalizm hem de patriyarka tarafından birer nesneye dönüşmüş hayvanlar sistematik şiddete uğramaktadırlar. Bu şiddetin failleri olan erkekler nasıl kadına yönelik şiddette aklanıyorlarsa bunda da patriyarkal hukuk sistemi tarafından aklanmaktadırlar. Patriyarka ile bütünleşen ve erkekliği besleyen bir diğer mesele ise milliyetçiliktir. Milliyetçilik erkekliğe benzer bir biçimde, kendi ulusunun üstün olduğu varsayımına dayanır. Öncelikle ezilen uluslar ile egemen konumdaki ulusların milliyetçiliği arasındaki farka değinmemiz gerekir. Çünkü ezilen ulusun milliyetçiliği kendini var etme üzerine kurulu ve bunun sınırlarında kalırken egemen ulusun milliyetliği ise kendi sınırlarını aşarak diğer ulusların asimilasyonu ve baskısı üzerine kendini gerçekleştirir. Bu düzlemdeki egemen ulusun milliyetçiliği daha çok baskı, sömürü, ayrımcılık ve şiddeti ortaya çıkarır. Dolayısıyla özellikle egemen ulus olmak üzere her türlü milliyetçilik patriyarkanın iktidar alanlarıyla bütünleşir. Örneğin Türkiye’de Kürdistan’a yönelik sömürü, baskı ve ayrımcılık Kürtlere yönelik ırkçı şiddeti ortaya çıkarırken Kürt kadın ve LGBTİ+’lara karşı şiddeti daha da katmerleştirir. Kürdistan coğrafyasında son dönemde gündem olan Kürt kadınları ve çocuklarına yönelik tecavüz ve tacizler onu koruyan kollayan erkek egemen Türk devletinin uygulamaları bunu göstermektedir. Türk milliyetçiliği ile bezenmiş erkeklik Kürdistan’a yönelik savaşta kendini en bağnaz biçimde ortaya çıkarıyor. Öte yandan ezilen konumdaki Kürtlerin milliyetçiliği ise kendi erkekliğini politikaya ve savaş alanına taşımaktan geri durmamaktadır. Ancak Kürt kadın hareketinin ve LGBTİ+ mücadelesinin uzun yıllara varan mücadelesi bunu kırmak ve değiştirmek için hatırı sayılır bir deneyimi ve kazanımı da söz konusudur. 

Elbette esas konumuz olan ve kadın özgürlük mücadelesi veren sosyalist yapılarda da türlü erkeklik hallerini görmekteyiz. Tarihsel mirasını dünya Marksist hareketlerinden alan 68 hareketi Türkiye’de ve Kürdistan’da önemli bir etki yaratmış, bugüne ciddi deneyimler bırakmıştır. 68 hareketi özellikle Avrupa’da olan deneyimlerinden birisi cinsel özgürlük mücadelesi oluştururken, Türkiye ve Kürdistan’da bu deneyim geri kalmış ve daha sonradan 1980’li yıllarda daha örgütlü bir temelde olgunlaşan kadın hareketiyle birlikte gelişmiştir. Bu zamana kadar sosyalizm mücadelesi veren kadınlar dâhil kendi kadın mücadelesini ötelemiştir. Bunu dile getiren ve tartışan kadınlar ise ötelenmiş, dışlanmış ya da görmemezlikten gelinmişti. Çünkü sosyalizm mücadelesi indirgemeci ve dogmatik bir şekilde ele alınarak, ulusal mücadelenin devrimden sonraya bırakılması gibi kadın özgürlük mücadelesi de devrimden sonraya bırakılıyordu. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın ulusal sorun konusunda yarattığı kopuşu ve Kürt özgürlük hareketinin ivme kazanmasıyla beraber ulusal mücadele kendini geliştirerek ortaya koyduysa da kadın özgürlük mücadelesi tartışmalara rağmen çok daha sonrasına kalacaktı. Gelinen noktada özellikle 1990 ve 2000’lerden sonra kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi sosyalist yapılarda kendini gündemleştirerek bu alanlarda bir dizi kazanım elde etti. Bugün hemen hemen tüm örgütlü saflarda bu iki mücadele biçimi de öyle ya da böyle kendi gündemini yaratmakta ve kendi çelişkileri üzerinden örgütlenmektedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de hala kadınlar ve LGBTİ+’lar sadece patriyarkal kapitalist sisteme karşı değil aynı zamanda yan yana mücadele ettikleri erkeklerin ürettiği cinsiyetçi tutumlara karşı da mücadele etmekteler. Bu cinsiyetçi erkeklik halinin sadece sistemi beslemek ve yeniden üretmek dışında aynı zamanda ayrımcılığa, baskıya ve şiddete varabildiğini herhalde kimse inkâr etmez. Özellikle geçmiş mücadele deneyimleri bize devrimci mücadelenin toplumsal cinsiyet normlarıyla nasıl örüldüğünü göstermektedir. Bunun sonucunda ortaya çıkan, devrimci ahlak normları, devrim nikâhı, küfür, aynı kurumda yer alan kişilerin ilişkilerini örgütlü olduğu yere bildirme zorunluluğu, aşkın kutsallaştırılması, seks işçilerinin ve LGBTİ+’ların dışlanması gibi türlü ayrımcılıkların ortaya çıktığı bilinmektedir. Bütün bunların tek faili elbette erkekler olmamakla birlikte ama esas faili erkeklerdir, çünkü mücadele alanı toplumsal diğer yapılar gibi esas olarak erkekler tarafından şekillendirilmektedir. Günümüzde kadınların ve LGBTİ+’ların mücadelesiyle önemli değişimler oluşsa da halen ciddi sorunlar önümüzde durmaktadır. 

Sorunu daha başından itibaren neden cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim üzerinden gelişen cinsiyetçi ayrımcılıklar değil de erkeklikler olarak tanımlama gerekçemiz aslında sorunu yeterince kapsamasa bile kaynağı ile tanımlamak ve nasıl bir devrimcilik sorusuna verilen cevapta yatıyor diyebiliriz. Nasıl bir devrimcilik? Bu soruya muhtemelen verilen cevaplar çoğul halinde olacaktır. Bizde aslında nasıl bir devrimcilik sorusuna cevap ararken erkeklikleri ve onunla örtüşen ayrımcılıkları sorgulamak ve devrimci mücadelede önümüze bir bariyer gibi çıkan erkekliklerin türlü hallerini ortaya koymaktır amacımız. Özellikle geçmiş mücadele yıllarında kadın ve LGBTİ+ mücadelesine alan açmayan, kadınların devrimciliğini sorgulayan, alanlarda devrimcilik yapan ancak evine gittiğinde eşine ve çocuklarına şiddet uygulayan erkeklerin varlığı, kendi devrimciliğini güçlü erkek olmakla eşleştirebilmenin yanında cinsiyetçi, homofobik, transfobik tutumlar var olmuş ve bugün halen de benzer biçimleri var olmaktadırlar.  

Mücadele alanlarında gelişen cinsiyetçi ayrımcılıklar ve LGBTİ+fobi toplumsal cinsiyet normlarından bağımsız değildir. Genel geçer devrimcilik algısı erkeklikle örtüşen yanlarını yansıtmaktadır. Devrimcilerin güçlü, dirençli, fedakâr olması, boyun eğmemesi, mantıklı hareket etmesi, çalışkan olması gibi özellikler taşıması ya da bu minvalde kendini geliştirmesi gerektiği ifadesini bulmaktadır. Bu özellikler ilk bakışta olumlu olarak görünse de bunların indirgemeci bir şekilde ele alınması, kutsallaştırılması ve istenildiği gibi gelişememesi durumlarında şiddete varabilen ayrımcılıklar üretilir. Örneğin dirençli olmak o kadar kutsallaştırılır ki direnişi idealist bir biçimde yorumlayan ve maddi gerçekliği göremeyen algılar oluşmaktadır. Yine fedakârlığın kutsallığı ile mücadeleye girişen onlarca devrimcinin adeta ölüsü üzerinden politika üretilir hale gelir. Elbette mücadele alanında mülkiyetçi sisteme karşı direniş ve fedakârlık gereklidir ancak verili koşullardan bağımsız ve ideal bir biçiminin zorunlu kılınması fedakârlık değil düpedüz intihardır. Öte yandan daha derinlere indiğimizde güçlülük, boyun eğmeme, mantıklı hareket etmek gibi özelliklerin toplumsal cinsiyet normlarının ortaya çıkardığı ideal erkekliğin özellikleriyle örtüştüğü kolayca görülmektedir. Burada yeterli ya da yetersiz hem teorik perspektifin hem de ortaya çıkan pratiklerin incelenmesi gerekir. Her devrimci yapıda devrimcilik algısı değişebilir, teorik zemini farklı da olabilir. Ancak pratik zeminde oluşan gerçeklik belli başlı olgularıyla erkeklikle bütünleşmektedir. 

Devrimci saflarda da kendini gösteren toplumsal cinsiyet normları buralarda devrimciliğin şekillenmesine etki eder. Devrimci kurumlarda yaşanan cinsel şiddet pratikleri ve cinsiyet ayrımcılıkları bu normlardan beslenir. Günümüzde bazen açıktan bu normlar sahiplenilirken bazen ise devrimcilik adına bu normların başka biçimleri benimsenir. Örneğin erkekliğin bir özelliği olan güçlülük, tartışma platformlarında kendisini psikolojik şiddet ya da manipülasyon olarak gösterebiliyor. Psikolojik şiddet karşısında yıpranan bireyler bunu dile getirdiğinde ise onun yeterince devrimci olmadığı ya da küçük burjuva olduğu savunulur. Toplumsal cinsiyet normlarının ortaya çıkardığı cinsiyet ayrımcılığını kavrayamayan üst/eril akıl cinsel şiddet olgusuna bu normların öğretisi üzerinden yaklaşarak failliği korur ya da fail konumunda yer alır. Cinsel şiddetin sık yaşandığı, cinsiyet ayrımcılığının üretildiği saflarda, kadınların ve LGBTİ+’ların örgütlenmesi, kendine alan bulması zorlaşır. Birçok kadın ve LGBTİ+ buralarda şiddet ve yaşadıkları ayrımcılık yüzünden de örgütsüzleşmeye itilir. Cinsel şiddete karşı mücadele etmek sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görülmediği gibi, bu mücadele küçümsenerek ötelenir. Bunun bir sebebi sınıf indirgemeci dogmatizmken, diğeri erkekliğin devrimci saflarda kurumsallaşmasıdır. Çünkü buralarda örgütlenerek, politika üretecek olan kadınlar ve LGBTİ+’lar erkekliği alaşağı edecek gücü bulacağı ve erkek iktidarına karşı mücadele edileceği korkusu hissedilir. Erkek iktidarlığı bu anlamda sadece alanları işgal ederek ayrımcılığı ve şiddeti üretmekle kalmaz, bürokratizmi ve tasfiyeci anlayışı da geliştirir. Erkek iktidarlığına karşı gelişen her politik üretim, bu bürokratizm engeline takılır ve tasfiye edilme tehlikesi yaşar. Kendi iktidarını korumak isteyen erkeklik sınıf mücadelesi adına şiddete, darbeye, tasfiyeye başvurmaktan çekinmez, bu örneklerle sabittir. Erkeklik ayrımcılığı ve şiddeti üretirken bir yandan da kendisini yeniden üretmekle meşgul olur. Patriyarkanın babadan oğluca geçen miras paylaşımı ve erkek iktidarlığı, buralarda da erkekten erkeğe geçerek kendi alanını korur. İktidar paylaşımı erkekler arasında gerçekleşir, ancak bu paylaşım toplumda olduğu gibi rekabet halinde gerçekleşir. İktidarı isteyen her erkek diğer erkekleri karşısında bulur, her erkek onun için potansiyel bir rakiptir. Dolayısıyla kılıcını çeken erkek diğerinin erkekliğine saldırır. Saldırgan erkeklik, “erkeksen gel” ya da “sen erkek misin” diyerek ‘er meydanında’ yerini alır. Erkekliği incinen her erkek bu mücadeleye girişmek zorunda kalır. Öte yandan cinsiyet ayrımcılığına karşı erkekliğin ayrıcalıklarını reddeden ya da bunun bilincinde olan erkekler ise daha baştan o iktidarı kaybetmiştir. Bu bilinci kuşanan feminist erkekler ise patriyarkaya karşı müttefik haline gelirler.  

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının yaşandığı saflarda cinsel şiddetin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu ayrımcılığa karşı durmayan bir devrimcilik, kadınların ve LGBTİ+’ların maruz bırakıldığı şiddete karşı failin yanında yer alarak onunla ortaklaşır ve o şiddetin sürekliliğine olanaklar yaratır. Cinsel şiddete karşı ilkeli bir feminist perspektife sahip olmayan üst/eril akıl, cinsel şiddet olgusuna yaklaşımda, faili koruyan, şiddete maruz bırakılanı yargılayan, mağdur suçlayıcı bir biçimde, çözümü ilk elden faili dövmekte bulmaktadır. Fail eğer aynı kurumdan bir kimseyse, “bizim yoldaşımız öyle şey yapmaz”, “bizim kurumumuzda böyle şeyler olmaz” savunuları devreye girer. Şiddete maruz bırakılan yalnızlaştırılır ve şiddet gündeme gelmişse ustaca örtbas ettirilir. Bu gerçekliğin erkek egemenliğine alan açtığı, kadınların ve LGBTİ+’ların örgütlenmelerine barikat kurduğu ya da örgütlü olanların örgütsüzleşmesine yol açtığı deneyimlenmektedir. Yakın sürece kadar sosyalist mücadele içerisinde ifşaya başvurmak zorunda kalan kadınlar ve LGBTİ+’ların yaşadıkları örnek olarak verilebilir. Ancak yine ifşaya başvuran hayatta kalanın yönteminin sorgulandığı ve çoğu zaman ‘bizim yoldaşımız öyle şey yapmaz’, ‘siz de abartmayın’,’ bu bir şiddet değil’, ‘o yoldaşın öfke kontrol sorunu var’, gibi yapılans savunular erkekliğin bir tezahürüdür. Bu yapılarda doğru yöntemle şiddete maruz bırakılan ile dayanışan, faili korumadan süreç yürüten çok az örnek vardır. Bu metodoloji içerisinde bilinen en iyi deneyimler ise feminist yöntem ve ilkelerdir. 

Erkeklerin mantıkla, kadınların duygusal olarak hareket ettiği toplumsal bir normdur, bu norma LGBTİ+’ların da duygusal ve hassas olduğu eklenerek devrimci saflarda da kendine yer bulmaktadır. Tarihsel bir seyri olan bu normu, biraz açarak ilerleyelim. Patriyarkanın gelişim sürecinde tüm mülkiyeti elinde bulunduran erkek, iktidar haline gelerek yönetme yetkisini kendisine verdi. Bin yılları bulan bu süreçte erkek tek başına toplumu yönetti, erkek egemenliğini koruyarak toplumu biçimlendirdi ve bu egemenliğin tarih boyunca gelişmesini sağlayacak bir mülkiyetçi hukuk sistemi geliştirdi. Erkekler arası dayanışmayı yaratan ve babadan oğla geçen bu imtiyazlı toplum biçimi kadınlar ve LGBTİ+’lar için ayrımcılık ve şiddetten ibaretti. Patriyarka, kadını köleleştiren, insanlıktan çıkaran bir yapı oluşturarak, kadın düşmanlığını kurumsal ve kültürel bir olgu haline getirdi. Kadına yönetme inisiyatifi tanınmaması, eşit söz hakkının olmaması, kadının sadece ev işleriyle bütünleşmesi ve özellikle kapitalizmle birlikte eve hapsedilmesi onun kendini geliştirmesine dair kısıtlı olanakların oluşması ve yönetme kabiliyetinin gelişmesinde engeller oluşturarak onun yetersiz olduğu fikri geliştirildi. Tarih sahnesinde yöneten, üreten ve fikir geliştiren kadınlar ise patriyarka tarafından görünmez kılındı. Dolayısıyla yöneten erkek mantıklı, yönetilen kadın ise duygusal olarak kodlandı. Bu toplumsal kurgu günümüzde halen devam ederken farklı toplumlarda değişik biçimleri görünmekte, kadın mücadelesi ve LGBTİ+ mücadelesi ile kırılmalara da yol açıyor. Erkeklerin mantıklı hareket ettiği düşüncesinin bir diğer yanı ise erkeklerin güçlü, dirençli, duygularını kontrol eden ve kolay ağlamayan gibi normlar üzerinden gelişmektedir. Toplum daha çocuklukta erkeklerin nasıl davranması, hangi rolleri sahiplenmesi gerektiğini öğretirken onu imtiyazlı bir konuma yerleştirir. Kadınların duygusal olduğu düşüncesi bu ve benzer temeller üzerine gelişmektedir. İmtiyazların çok olduğu, iktidar mücadelesinin erkekler lehine geliştiği burjuva siyasette kadınlar ve LGBTİ+’lar kendine çok az yer bulurken devrimci saflarda ise kadın ve LGBTİ+ mücadelesi sayesinde önemli bir ilerleme söz konusudur. Ancak mevcut durumda feminist mücadele biçimi önemli oranda halen küçümsenerek, küçük burjuva olarak görünmeye devam etmektedir. LGBTİ+’ların mücadelesinin sisteme karşı verdiği devrimciliği görünmez kılınarak, içinde yer alan sivil toplumcu mücadele biçimi öne çıkartılıp küçümsenmektedir. LGBTİ+’lar için ‘siz de çok duygusalsınız, ‘siz de çok hassassınız’ gibi argümanlar tamda bahsi geçen güçlü, mantıklı erkekliğin homofobik, transfobik ve cinsiyetçi argümanlarıdır. Kadınlar ve LGBTİ+’lar duygusallıkla özdeşleştirilerek aşağılanır ve küçümsenirler. Bu aşağılama hali çok daha derinlerde var olan bir ayrımcılık olsa da göründüğü gibi en çok erkeklikle bütünleşir. Çünkü ideal mücadele biçiminin erkekçe yapılması gerektiği kurgusu hâkim hale gelir.  Erkeklik bu anlamda güçlülük, mantıklılık, aktiflik gibi özelliklerini mücadele alanına taşıyarak devrimciliğe kendi rengini vermeye çalışır. Duyguların zayıflık olarak görüldüğü yerde toplumun tüm normlarını kendine zırh edinen erkekliğin kaybetme olanağı yoktur. Kendi erkekliğini sorgulamak ve ayrıcalıklı yanlarıyla hesaplaşmak yerine LGBTİ+’lar küçümsenerek mücadele alanlarından dışlanmaktadır. LGBTİ+’ların toplumsal homofobik, transfobik, bifobik ve benzer ayrımcılıklar karşısında yaşadıkları deneyimler ya yeterince görünür kılınmıyor ya da yaşananların ahlakçı bir savunusu yapılıyor. Toplumun her mekanizmasından dışlanmış, Onur Yürüyüşü gibi görünürlüğün olduğu önemli bir günde alanlara çıkan, kendisini herhangi bir baskı ve şiddet görmeden örgütlemeye çalışan LGBTİ+’ların taşıdığı pankartlardan attıkları sloganlara kadar sorgulanır hale gelirler. Cinselliğin, çıplaklığın, öpüşmenin, sarılmanın ahlakçı bir şekilde yargılanması ise devrimcilik savunusuyla ‘toplum buna hazır’ değil gibi söylemlerle LGBTİ+’lar üzerinde bir baskı ve ayrımcılığa dönüşür. Dayanışma yerine yargı dağıtan bu üst/eril akıl erkeklikten başka bir şey değildir. 

Erkekliğin devrimlilikle kesiştiği noktada mücadele seyri ezilenlerin lehine değil aksine toplumsal ve siyasal imtiyaz sahipliğinin egemen yapılarını besler. Bu kesişmeler dilde, söylemde, ilişkilerde, dostluklarda, tartışmalarda, eylemliliklerde, yönetimlerde, teoride ve farklı pratik alanlarda kendini gerçekleştirir. Kadın ve LGBTİ+ mücadelesine, seks işçiliğine, feminizme ve queer teoriye dair söz hakkı nerdeyse en son konunun öznesine verilir. Feminizme ve queer teoriye dair sözü elden bırakmayan bu anlayış kadınların ve LGBTİ+’ların söz üretmesine alan bırakmaz. Bu erkeklik halleri tartışmalarda üste çıkmak için bazen söz keser, bağırır, manipülasyon yapar, psikolojik şiddet uygular ya da şimdi zamanı değil gibi gerekçelerle politika üretilmesine engel olur. Karşı konulduğunda ise siz çok duygusalsınız, hassassınız gibi savunmalara geçer. Patriyarka tarafından ezilen, sömürülen, şiddete maruz bırakılan kesimlerin, sorunlarına dair kafa yormaya, anlamaya, kendini dönüştürmeye gerek bile duymadan ‘sözünün eri’ olduğunu gösterir. En keskin tartışmaların yaşandığı bir konu da seks işçiliğidir. Seks işçiliğine dair ahlaki örüntülerle söylem geliştirerek, anti bilimsel bir biçimde karşımıza çıkar erkeklik. Seks işçileriyle herhangi bir bağı bulunmadan, konunun öznelerini dinlemeden, seks işçilerinin yaşam koşularına dair bilgi sahibi olmadan, bunun işçilik mi yoksa başka bir şey mi olduğu o kadar kolayca tartışılır ki somut koşulların somut tahlili ilkesi adeta rafa kaldırılarak mevcut ayrımcı toplumsal ahlak sisteminin içinde gömülür kalır. Marksizm’in bilimsel yöntemi yerine ahlaki normlar devreye girerek seks işçilerine dair üstenci sözler üretilir. Seks işçiliğinde bir şeyin üretilmediği, işçilik olmadığı, insanların bedenini sattığı, savunulmaması gereken bir şey ve yabancılaşmanın en kötüsü olduğu dillendirilmekte. Bunların her birine ayrı ayrı cevap olmak için bu yazıda yeterli olmasa da konuyu açarak ilerlemeye çalışalım. Öncelikle beden işçiliklerinin hepsinde salt üretime dair işçiliklere bakmak doğru değil çünkü üretimi fabrika üretimine sıkıştırmak Marksist bakış açısına uzaktır. Birçok iş kolunda salt üretim olmadan emek zaman karşılığında çalışan işçilikler vardır. Bunlar özellikle hizmet sektörü olarak adlandırılan alanda mevcuttur. Tüm iş kollarında her işçi bedeni aracılığıyla çalışır ister kafa işi isterse de kol işi olsun işçi bedenini satmaz bedeni aracılığıyla ortaya koyduğu emeğini satar. Öte yandan Marksistler olarak hiçbir işçilik biçimini savunmayız, işçinin emeğinin karşılığını almasını ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini savunuruz, bu bağlamda sömürüye, mobinge, ayrımcılığa maruz bırakılan işçileri de bu minvalde savunmamız gerekir. Seks işçilerini de çalışma koşullarının iyileşmesi ve maruz bırakıldıkları ayrımcılıklara karşı savunmamız elzemdir. Öte yandan bütün sömürü, baskı ve ayrımcılıkların temelinde yabancılaşma üzerinden gelişen patriyarkal kapitalist sistemin işleyişi söz konusudur. Dolayısıyla öyle ya da böyle her birey toplumsal olarak yabancılaşmıştır. Sömürü ve tahakküm altında gerçekleşen her işçilik biçimine nasıl karşı çıkmamız gerekiyorsa yabancılaşmanın her haline de bu şekilde karşı çıkmak ve komünist toplum yaratma perspektifiyle mücadele etmek gerekmektedir. 

Patriyarka tahakkümü süreklileştirmek ve erkekliği yücelterek toplumun aile, din, medya, sanat, eğitim, ekonomi, kültür gibi tüm yapılarına empoze etmek için dil ve söylemi gündelik yaşamda kullanır. Cinsiyetçi, homofobik, transfobik, bifobik ve Heteroseksist bir şekilde tarihsel olarak kurgulanmış atasözleri, deyimler, türküler ve gündelik yaşamda sıkça kullanılan küfürler ayrımcılıkların üretilmesinde ve cinsel şiddetin ortaya çıkmasında önemli etkisi vardır. Bunlardan bağımsız olamayan devrimci hareket içindeki erkekliklerde bunun üretilmesine katkı sunar. Özellikle küfür, cinsiyetçi ve LGBTİ+fobik söylemlerle bu durumu gerçekleştirir. Sınıf mücadelesinin teorik ve pratik deneyimleriyle işçi sınıfının savunulması, ezilen ulusların mücadelesinin sahiplenerek ırkçılığa ve onun söylemlerine karşı mücadele edilmesi önemli oranda yol kat etmiştir. Ancak ne var ki aynı şeyi kadınlar ve LGBTİ+’lara yönelik gelişen ayrımcılıklara ve şiddet içerikli küfür ve söylemlere gelince durum değişebilmektedir. Devrimcilik iddiasında bulunan kişilerin kadın bedenini nesneleştirerek ürettiği küfürler hatırı sayılır oranda hala fazladır. Öyle ki ‘küfür işçi sınıfının ağzında açan bir çiçektir’ söylemi boşuna edilmiş değildir. Patriyarkanın izleri türlü halleriyle karşımıza çıkarken en çok kendini dil ve söylemde gösterir. Dilin ve söylemin iktidar odaklı gelişmesi sınıf mücadelesini geriletir. Cinsiyetlendirilmiş ve cinsiyetçi bir biçimde kullanılan dilin patriyarkayı beslediği bilince çıkarılıp buna karşı mücadele edilmediği sürece bunun bir parçası olmak kaçınılmaz hale gelir. Toplumun ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız kesimlere bölünmesi sadece işçi sınıfı ve burjuvazi için geçerli değil tüm toplumsal kategoriler için bu durum geçerlidir. Bütün toplum hem çeşitli kimliklere sahip hem de belli bir sınıfa mensuptur. Bu aidiyet düz bir çizgi halinde değil aksine karmaşık ve iç içe geçmiştir. Bir yerde ayrıcalık sahibi olmak mümkün iken başka bir yerde ezilen olmak vardır. Ayrıcalıklar arttıkça sınıf atlamak ve sömürüye, tahakküme ortak olmak o kadar olanaklı hale gelir. Sistemi yıkacak ve devrimci mücadelede yerini alan her birey ise ayrıcalıklarının olduğu her konuda sınıf intiharını gerçekleştirerek bu bilinçle mücadele etmek durumunda, aksi durumda sistemin bir parçası haline gelerek sınıf mücadelesinin başarısızlığa uğramasına koşul sağlar. Patriyarkaya karşı verilen mücadelede de başta ezilen cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine mensup kişiler olmak üzere toplumun herhangi bir noktada ayrıcalıklı kıldığı cisgender heteroseksüel erkekler de kendi ayrıcalıklarıyla hesaplaşmak ve bulunduğu konumda ezilenlerin lehine mücadele etmek durumundadır. Bu sistem içerisinde, mevcut ayrıcalıklar daha konforlu yaşam olanakları vaat edebilir ancak hiç kimse gerçekten özgür değildir. Erkeklerde kendi özgürlükleri için toplumsal ayrıcalıklarının farkına varmak ve queer feminist mücadelenin sağlayacağı perspektifle özgürleşme mücadelesine girmesi elzemdir. Erkekliğe karşı verilecek bilinçli bir mücadele kişiyi ezilenlerin safına yerleştirir. Erkekliğe sahip olmayan her erkek ancak onun dayattığı normların reddiyesiyle sıyrılır ki bu onu marjinalleştirebilir. Kadın özgürlük mücadelesi ve LGBTİ+ mücadelesi bu anlamda cis-het erkekler içinde bir özgürlük mücadelesidir. Ancak her bireyin kendi konumunun farkına varması, bulunduğu yerden patriyarkaya karşı mücadele etmesi ve kendisine başkasının sömürüsü üzerinden sağlanan ayrıcalıkları yıkması lazım. Bu noktada ayrıcalıkların ne olduğu bilince çıkarılması gerekir. Ayrıcalıklar, toplumsal ve sınıfsal konumunun yanında toplumsal cinsiyet normlarıyla oluşmaktadır. Toplumsal ve sınıfsal ayrıcalıkların eşitlenmesi ancak sınıfların ortadan kalktığı komünist bir toplum ile mümkündür. Bu toplum için verilen her mücadele şimdiden belli kazanımlar yaratabilir. Verilecek mücadele ise bireysel değil devrimci ve örgütlü olmalıdır. 

Her birey örgütlenirken örgütlendiği yere taşıdığı toplumsal kültürüyle gelir. Bu kültür patriyarkal kapitalizmin taşıdığı öğeler de olabilir ona karşı gelişen komünist toplum perspektifinin ilerici unsurları da olabilir. Patriyarkal kapitalist sistem bir anda yıkılacak ve değişebilecek bir olgu olmadığı için devrimci örgütlü mücadele bugünden itibaren yeni kültürü yaratma misyonu edinmek ve o kültür ile mücadeleyi sürdürmesi doğru olandır. Mülkiyetçi sistemin kar odaklı, çıkarcı fikriyatı ve patriyarkanın cinsiyetçi, LGBTİ+fobik yapısına karşı mücadelede Queer feminist bir perspektifle devrimci sosyalist mücadele başarıya ulaşabilir.

Önceki İçerikKutsal Aile ve Emre Erdal
Sonraki İçerikEmre Erdal: Bir Postmodern Zamanlar Filozofu