DEVRİMCİ SİYASETİN TEMEL TAKTİK GÖREVİ: AHIRDA TEPELENMEK Mİ?AHIRI YIKMAK MI?

1435

Siyasal tarihimizin ilerleyen bölümlerinde bu dönemin izleri, oldukça yoğun bir etkiye mazhar olacaktır. Tarih yazını içinde oldukça geniş bir yeri işgal edecek olan bu süreç, bir çok olay ve olguyu anlamada atıflara maruz kalacaktır. Dijital medyanın sağladığı avantajla, birçok ayrıntı kaybolmadan rahatça görülebilecektir.

Devrimci ve komünist hareket içinde her dönem var olan sağ tasfiyeciliğin, sükse yaparak hakim çizgi haline dönüştüğü bu tarihsel şartlarda, devrimci mücadele ağır tahribatlar yaşadı, ciddi gerilemelere savruldu. Mevcudu karakterize eden olgu ideolojik yozlaşmadır. Gerek parti gerekse de devrimci hareketin tarihinde, güç biriktirmek için örgütsel geri çekilmeler, içe dönmeler olagelmiştir. Lakin gelişmeler layıkıyla değerlendirildiğinde, yaşananlar, alışılagelmiş örgütsel geri çekilişlerin çok ötesindedir. Açık bir ideolojik çürümenin her yanı sardığı ayan beyandır. Seçimler sürecine yaklaşım, kurulan ittifaklar ve örgütsel tercihler her şeyi gayet açık bir biçimde anlatmaktadır.

Komprador hakim sınıflar arası iktidar dalaşı, ciddi bir manipülasyon eşliğinde kitleleri içine çekmiş vaziyettedir. Erdoğan ve AKP-MHP ekseni eli ile yaratılan yıkım, ciddi bir öfke birikimine neden olarak değişim talebini doğal olarak bilemiştir. Ekonomik çöküş ile birlikte yönetememe krizi faşist saldırganlığı en üst boyutlara çekmiştir. Toplumsal fay hatları daha bir keskinleşmiştir. Ülke barut fıçısına dönmüş patlamanın yeri ve zamanı beklenmektedir adeta. Tüm bu sürecin cefasını çekenlerin değişim beklentisini, başka bir klik olan ve CHP’nin ana oyuncusu olduğu Millet ittifakının sömüreceği kuvvetle muhtemeldir. Sistem içi dengeler oldukça kaygan bir zemin üstünde durmaktadır. Cumhur ittifakının, sorunsuz bir şekilde yerini Millet ittifakına devredeceği meselesi muğlaktır. İktidar olmanın sağladığı nimetleri kaybetmek, işlediği suçların hesabını vermek istemeyen (hesap sorulacağı dahi şüphelidir) Erdoğan ve AKP güruhu elbette ayak direyecektir. Seçimlerde hile ve şaibelerin olacağı kesindir. 7 Haziran – 1 Kasım arası kurulan devlet terörü konsepti yerine (ihtimal dışı değildir) burjuva muhalefetin bileşenleri arasında oluşmuş birliği bozma, tehdit ve saldırılarla baskılamanın yanında işçi ve emekçi kitlelere rüşvet mahiyetinde bazı “iyileştirme” hamleleri yapılmaktadır. Ekonomik krizle birlikte deprem ve sel felaketlerinin ardından eli zayıflayan Erdoğan ve AKP-MHP koalisyonu, psikolojik üstünlüğü Millet ittifakına kaptırmıştır. Millet ittifakı bileşenleri arasındaki çelişkiler seçimler sonrası çok daha üst boyuta taşacaktır. Şimdilik belirli bir denge tutturulmuş ve uyumlu bir görüntü verilmektedir. Burjuva düzen içi dengelerde ittifaklar politikası daha önce hiç olmadığı kadar etkinlik alanı kazanmıştır. Her ne kadar “tek adam rejimi-sultası” dense de Erdoğan, Bahçeli olmadan mevcut pozisyonunu korumada rahat değildir. Klikler arası kavga diğer taraftan klikler arası işbirliğini koşullamaktadır.

Emperyalist odaklar elbette ki bu iktidar dalaşının bir tarafı olarak tercihlerini belirlemiş durumdadır. Yansıyanlardan anlayabildiğimiz kadarıyla özellikle ABD tercihini CHP ve Millet ittifakından yana yapmış görünmektedir. AKP, neo-liberal ekonomi politikalarını en ustaca uygulayan parti oldu. Bu politikaların hedefinde olan işçi ve emekçileri bir o kadar ustaca manipüle ederek ve en fazla oyu da onlardan alarak vazifesini başarıyla tamamladı. Bunun yanında siyasal islam modasının ivme kaybettiği bir konjonktürde, NATO ve Batı bloku içinde sebep olduğu olumsuz sonuçları ile yük olmaya da başladı. Rusya ile ölçüsüz ilişkilenmesi rahatsızlık yaratan konulardan biri oldu. Eğer Erdoğan, seçimler sonrası açık bir darbeye başvurursa İbrahim Kalın’ın ABD ziyareti üzerinden icazet aldığı anlaşılabilir. Eğer görüntü ile arkasındaki gerçek uyumlu ise Batı bloku miadı çoktan dolmuş Erdoğan yerine CHP ve Millet ittifakını tercih etmektedir.

Sistem içi çelişkilerin kaba özeti olarak bunları not ettikten sonra meselenin esasını, bizim tavrımızın renginin ne olacağı sorusu teşkil etmektedir. 14 Mayıs seçimleri bir bütün olarak devrimci bir taktik politika olarak BOYKOT edilmelidir. Elbetteki politika güç ile yapılmaktadır. Bizimde dahil olduğumuz devrimci güçlerin etkinlik alanı ve kitleler üzerindeki etkisi oldukça zayıflamış adeta varlık-yokluk noktasına gerilemiştir. Sözümüzün değeri ideolojik ilkeler bazında kıymetli olmakla birlikte örgütsel güç ve kitlesellik bağlamında bir o kadar ters orantılıdır. Bu gerçeği açıkça dile getirmek bilimsel dürüstlük gereğidir.

Anti-düzen güçleri, düzen sahiplerinin arkasında hazır ol vaziyetini alamazlar. Anti-Erdoğan/AKP siyaseti, uzun zamandır politik gündem içinde ciddi bir sapmayı koşullamaktadır . CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun halka umut olarak gösterilmesi hakim sınıflar devletinin bekası açısından anlaşılır bir durumdur. Eskiyen ve kitleleri eskisi gibi aldatamayan aktörler çöpe atılır, “yeni” olarak takdim edilenlerde vitrine koyulur. Sistem dinamiği kendi işleyişi içinde yoluna devam eder.

Hakim sınıf klikleri arasındaki dalaşın bir tarafı olmamak kadar reformist ve revizyonist ittifaklara mesafe koymak, buralara yedeklenmemekte sınıf siyasetinin ilkesel normları arasındadır. Boykot tavrı Emek ve Özgürlük ittifakını da kapsamalıdır. Reformist ve revizyonist parti ve örgütlerle elbette ki devrime hizmet eden reformlar mücadelesi kapsamında eylem birlikleri ve ittifaklar benzeri yanyana gelişler olur, olacaktır. Komünistler ve devrimciler sınıfın, devrimin ve halkın çıkarına olan gelişmelere hizmet edecek olan çalışmalardan uzak duramazlar. Bilakis aktif örgütleyicileri olurlar. Bunun her dönem ve şartlarda olabilme olasılığı oldukça zayıftır. Sağ tasfiyeci parlamentarist çizginin tüm devrimci dinamikleri erittiği koşullarda, devrimci kitleleri pasifize ederek sisteme yedeklediği bu ilgili evrede ilkesel duruşlarda ısrarcı olmak en geçerli tavırdır.

Bu kapsamda;

Partimizin devrimci savaş tarihine çapsızca meydan okuyan “boykot siyasetsizliktir” anlayışının sahipleriyle devrimci ilkeler temelinde hesaplaşmak zorundayız. Asıl siyasetsizlik devrimci savaş siperlerine yabancılaşmak ve Kürt hareketinin vereceği milletvekilliği kontenjanına mahkum olmaktır. Kürt hareketinin örgütsel gücü ve kitlesi üzerinden “%20 potansiyelimiz var” naraları atmaktır asıl siyasi acizlik. Bir Kaypakkayacı(?) hareket düşünün ki faşist diktatörlük koşullarında üst üste 3 dönem seçimlere canhıraş bir istekle katılsın ve bunu binbir taktik politikalar içinde saysın. Burjuva seçimler ve parlamento meselesi basit bir taktik siyaset değildir. Temel taktik konular arasındadır ve keyfe keder biçimde ele alınamaz. Dernek, gazete bürosu ve kültür merkezleri gibi legal örgütlenme alanları ile bir tutulup aynılaştırılamaz. Güdük bir önderliğin yer üstüne çıkmış bir örgütüyle seçimler mevzusu, reformizmin sığ sularına demirler gemiyi. Sağlam bir önderlik ve kurumsallaşmış yeraltı örgütü olmadan, burjuvazinin minderinde tutulacak güreşin kaybedeni bellidir. İlkesel olarak hiçbir mücadele biçimine karşı olmamak demek, her şart ve koşulda bu mücadele biçimlerini uygulamak demek değildir. Bu pratiğin karşılığı, taktik olarak takdim edilenin aslında tam da stratejik bir nitelik almış olmasıdır. Bu öylesine baş döndürücü bir hal almıştır ki, etine buduna bakmadan tüm reformist ve revizyonist güçleri gelin canlar bir olalım nidalarıyla safları sıklaştırma çağrıcılığının elçiliğine dönüşmüştür. Unutmayın başkasının atıyla kendi yolunuzu değil, atın sahibinin yolunu alırsınız. Bundan kaynaklı, Finlandiya’nın NATO üyeliğinin oylandığı meclis kurulunda hayır diyemeyecek bir kıvama gelirsiniz. Kürt hareketinin emperyalistlerle ve özellikle ABD ile olan dirsek temaslarından kaynaklı anti-emperyalistliğin en güçlü göstergelerinden biri olan NATO karşıtlığını dahi yapamazsınız.
HDP içinde olan diğer devrimci-demokratik yapılar ve sosyalist mücadele tarihini kendi ile başlatıp kendi ile bitiren TİP’te bu ilkesizliğin ortaklarıdır. Kürt hareketine yaslanarak kendi varlığını idame ettirmenin doğal sonucu ideolojik-politik ve örgütsel ilkelerden uzaklaşmayı, daha da ötesi yabancılaşmayı koşullamaktadır. Proleterya ve halkın genel çıkarları yerine Kürt burjuvazisinin sınıfsal ihtiyaçlarına göre konumlanmak, siyaseti buradan örmek binilen atın sahibinin kim olduğunu ele vermektedir. Bu denklemden sınıf siyaseti çıkmaz.

Devrimciler ve özellikle Kaypakkayacı komünistler olarak bizler Kürt hareketi ile ilkesel düzlemden sapmadan ilişkilenmek zorundayız. Kürt hareketi ciddi bir reformist çizgide yürümektedir. Bunun yanında ciddi bir devrimci dinamiği de bağrında taşımaktadır. Türk hakim sınıfları biraz esnese yelkenleri suya indirmeye hazır beklemektedir. Kemal Kılıçdaroğlu’na verilen açık çek, Kürt hareketinin sistem içi çözüm beklentisinin tazeliğini göstermektedir. Devrimci hareketi tarumar eden tasfiyeciliğin dışsal etkeninin adresi Kürt ulusal hareketidir. HDK ile başlayan ve sonrasında HDP ile neticelendirilen nokta devrimci ve komünist hareketin sistem içine çekilmesi ve ehlileştirilmesidir. Barış süreci resmiyette bitirilmiş olsa da, sol-sosyalist ve komünist güçlerin sistemle barıştırılması devam etmektedir. Faşist diktatörlüğün, Öcalan üzerinden geliştirdiği hamleleri görmemek için ya politikadan anlamamak gerek ya da yaşamıyor olmak gerekir. Devrimci ve komünist ilkelerden uzaklaşarak Kürt hareketinin burjuva çizgisi ile uyumlu yürüme, içerde faşist diktatörlük ile barışa meyletmeye dışarda ise emperyalizme gözleri kapatmaya yol açmaktadır. Bugün elbette bazı devrimci örgütlerin belirli düzeyde illegal mücadele konusunda can bedeli bir pratiği bulunmaktadır. Lakin bağımsız siyaset üretilemez ise yenilgi ve kayıplarla birlikte çok daha ciddi çözülmeler yaşayacağımız kesindir. Atın sahibi olan Kürt hareketinin kötü taklidini bırakarak kendimiz olmak zorundayız. Devrimci hareket bugün kendisi dışında her şeye benzemektedir. Ülke sınırları içinde yok olmaya yakın bir noktadadır devrimci hareket. Rojava alanına hapsolmuş ama devrimine aday topraklarda olmayan bir devrimci hareketin geleceği aydınlığa çıkmaz. Seçimler döneminde, Kürt ulusu ile dayanışma çağrısıyla gizlenen bir ucuz politikanın takipçisi olmayacağız. Faşist diktatörlüğe karşı açık bir tavırla savaş açıp hazırlık yapmayıp, gerçek dayanışmanın devrimci savaşa yaslandığını hatırlamayıp, dayanışma sosuyla seçimlere yapılan çağrı olsa olsa tasfiyeciliği örten ucuz bir kumaştır.

Bizler; partimizin yarım asrı aşan tarihsel tecrübelerini, ilkesel doğrularını aynı zamanda genel dünya devrimci mücadele tarihinin bize sunduğu deneyimleri güncel koşullarla harmanlamak zorundayız. İşçi ve emekçi kitleler içinde silahlı müfrezeler kurmadan, parti inşasını buralar üzerinden kurgulamadan, kişilikli ve yetenekli kadrolardan teşekkül olmuş nitelikli bir parti inşası oluşturmadan başarmamız mümkün değildir. Özellikle Kaypakkaya geleneği içinde yaşanan devrim ve reform yarılmasında tercihini devrimden yana yapan güçlerle birleşmek, tasfiyeci zehri geleneğin bünyesinden söküp atmak ilk görevlerimiz arasındadır. Kaypakkayacı güçlerin, gelenek içinde peydahlanan tasfiyeciliği ezip geçmesi diğer devrimci dostlarımıza da moral ve motivasyon kaynağı olacaktır. Şartlar oldukça zorlu. Partimizi Kaypakkaya önderliğinde, faşist diktatörlüğün karşısına diken, reformist ve revizyonist her türden tasfiyeciliğin ürkmesine yol açan şartların oldukça gerisindeyiz. Ne sosyalist bir kamptan-ülkeden bahsedebileceğimiz ne de 1968 gibi dünyayı derinden sarsan bir sürecin içinden geçtiğimiz gerçekliklere sahip değiliz. Sınıf mücadelesine ve onun kurumsallaşmış ifadesi olan devrimci mücadeleye küfretmenin moda olduğu dönemleri yaşıyoruz. Elimizde MLM ve binbir emekle yaratılan değerler ve ödenen bedellerin hesabını sorma motivasyonu bulunmakta. Elbette ısrarcı olacaklar için bu bile büyük bir hazinedir.

Tasfiyeci şımarıklık, yarattığı yıkımı kamufle ederek “buyrun bizim yapamadığımızı siz yapın” diyor. Tüm olanakları sömürüp tüketmesi, gelenek güçlerini pasifize etmesi yetmiyormuş gibi sorumluluklarını örtme derdindeler. Bazı ideolojik akrabaları ise bunları da geçerek, devrimci hareketin zayıflığını kendi en pespaye teorilerine dayanak yapabilmektedir. “Silahlarınızın namlusuna karanfil mi taktık?” diyenlere elbette sözümüz olacaktır. Devrimci hareketin güçten takatten düştüğü sayısız dönem oldu. Sırtını doğrultup sayısız kere de dönmesini bildi. Düşmana bugün darbe vuramıyoruz, evet bu doğru. Diğer bir doğru ise sizin saplandığınız batağa da düşmüyor oluşumuzdur. Düşmanımızı tanıyoruz ve unutmuyoruz. Düşmandan dost yaratma çabasıyla bizleri Kemal Kılıçdaroğlu’na açık destek vermeye çağıran anlı şanlı “komünistler” akıllarını nerede kaybettiler acaba? Bugün düşmana askeri olarak darbe vuramıyor oluşumuz, ideolojik ve politik olarak zarar veremeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. Burjuva parlamentosu ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için kitleleri sisteme yedekleyen ve devrimci enerjiyi emerek tüketen bu çabadan uzak durmak başlı başına en cüretkar tavırdır en radikal devrimci siyasettir. Ne hakim sınıfların kirli oyunu, ne reformist tasfiyeci rüyalar ve ne de kitlelerin tarih ve sınıf bilincinden muaf tavırları hakikate bağlı kalmaktan bizleri alıkoymamalıdır. Bugün devrim ve demokrasi cephesi içinde olanların en kolaycı yaklaşımı, milletvekilliği seçimlerinde EÖİ’yi desteklemek, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ise boykot etmektir. Biz bu sürecin tehlikelerini görerek tarihe doğru yerden not düşmek zorundayız. Tıpkı 24 Nisan 1972’nin düştüğü notun kızıl rengine bağlı kalarak.

Ne düzen sahiplerine, ne de düzen sahipleri ile uyum önerenlere onay verme!

Sandığa gitme, oyuna gelme!

Unutma, bu süreç daha azgın bir devlet terörü ile devam edecek!

FIRAT EREN

Önceki İçerikJose Maria Sison Filipinler ve Dünya Devrimi Mücadelesinde Yaşamaya Devam Edecek!
Sonraki İçerikMKP’nin 51. Kuruluş Yılı Vesilesiyle Açıklama Yayımlandı