Kimlik Eksenli Sınıf Siyaseti Üzerine!

2850

Sosyalist Öğrenci Hareketi’nden evrilen sürecin sonucunda artık yeni bir siyaset olarak mücadele sahasında kendimizi var ediyoruz. Lakin çeşitli kişilerde yeni siyaset sürecine ilişkin 24 Nisan bildirisinden beri bir kafa karışıklığı bulunuyor. Bu kafa karışıklığının ana nedeni, başta önceli siyasetimizdeki yoldaşların, “Sosyalist Öğrenci Hareketi’nin kimlik siyasetini esas alarak, SÖH’ün sınıf mücadelesini önemsemediğini dillendirmeleriyken”, diğer bir neden, Sosyalist Öğrenci Hareketi’nin kendi örgütlenme alanı içerisinde çeşitli yazılarının ve örgütlenme tarzının bu düşünceyi “beslemesidir.”
Bu açıdan, Türkiye devrimci hareketinin her fırsatta “kimlik siyasetinden kaçarak” ısrarlı bir biçimde “sınıf siyasetini vurguladığı” alanda SÖH sürecinde ortaya konulan yazıların çeşitli kesimlerde yanlış anlaşılması oldukça doğaldır. Lakin Türkiye devrimci hareketinin yıllardan beridir “sınıfçılıktaki” ısrarının mücadele alanlarımıza gözle görünür bir katkı sağlamadığı da aşikardır. Bunda bir yönüyle devrimci hareketin Marksizm’i yanlış anlamasının payı bulunurken, diğer bir yönüyle, devrimci hareketin tarihsel ezberlerinin onu marjinalleştirmesinin etkileri göze çarpar. Bu çalışmamızda daha çok sınıf mücadelesinin bir dinamosu olarak kimlik siyasetinin önemine vurgu yapacağız ve bu tarz bir siyasetin olası tehlike ve yararlarına değineceğiz.


Marksist düşünce dünyasında ekonomik altyapı, altyapı-üstyapı ilişkileri açısından oldukça önemlidir. Karl Marx’ta altyapı ve üstyapı ilişkileri vardır. Marx bunu açımlarken, kapitalist sistemin ve öncesi ekonomi biçimlerinin farklı yapısal özelliklerinin toplumu ve toplumun içerisinde bulunduğu halleri şekillendirdiğini savunur. Din, aile, kültür, hukuk, ulus-milliyet, ekonomi, boş zamanlar, moda ve benzeri yapılar vardır ve kapitalist sistem bu yapıları kullanarak kendisini üreterek gelişim gösterir. Her bir yapı sistemin devamlılığı açısından oldukça hayatidir. Bu temelde, mevcut sisteme karşı gelen birçok farklı hareket tarihsel süreçte açığa çıkmışsa da bu hareketler kapitalizm ve kapitalizm öncesi ekonomik-toplumsal ilişkilerin insanlarda ve yarattığı farklı toplumsal tahribat biçimlerine kendince yönlenmiş ve yönlenmektedir.
Bu hareketlerden bazıları sınıflı toplumların insanın üzerinde yarattığı tahribatları dine karşı mücadelede ya da dinsel mücadelelerle aşılacağı öngörüsüyle hareket ederek bu alanlarda yoğunlaşmışlardır. Bu tarz çıkışların bazıları ya direkt olarak dine karşı gelirken ya da dini kullanarak (daha çok batini) dinin insanlar üzerinde yarattığı tahribatları çözmeye ya da yok etmeye çalışmışlardır. Lakin birçok örneği görüleceği gibi batini olan bu hareketlerin büyük bir bölümü, hâkim dinsel inançlarla giriştikleri savaşımı onların sahasında diğer yapılardan bağımsız kaldıkları için kaybetmişlerdir.


Diğer bir örnek, aile ve hukukun parçalanmasına yönelik çıkışlardır. Bu bakış açılarının sahipleri meseleye daha çok aile kurumunun ve sınıflı toplumların hukukunun yok edilmesi açısından bakmışlardır. Bu girişimlerden aile hukukun yok edilmesine yönelik fikriyatlar kaba komünistlerden çeşitli dini hareketlere kadar bir biçimde savunulmuştur. Bunun bir uzantısı bir dönem dünyada etkisini bir hayli gösteren Hippi hareketinde görüldüğü üzere “cinsel özgürleşme” noktasında kendisini ortaya koyarken, “ailenin özel mülkiyetin kökeni” olduğuna dair çıkarımı kabaca yorumlamalarından ailenin parçalanmasını cinsel özgürleşmeyle eşgüdümlü görmüşlerdir. Lakin başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere özellikle Batı Avrupa ülkelerinde etkin olan bu yaklaşım hızlı bir biçimde erimiştir. Ancak onun temel sloganlarından birisi olan, “savaşma seviş” günümüze baki kalmıştır. Hala daha birçok bireysel ve grupsal düşünce kendisinin “özgürleşme alanını aileye karşı cinsel özgürleşmede” görmekte ve bu yönlü hareket ederken, Hippi hareketinin “iktidarla” olan ilişkisinden uzaklaşarak meseleyi salt “cinsel özgürleşme” olarak görmektedirler. Ayrıca başta Hippi hareketi olmak üzere çeşitli sistem muhalifi hareketlerin iktidarın hukukuna karşı bir başkaldırısı bulunurken, bugün bu kişilerin böylesi bir derdi yoktur.


Şimdiye kadar genel taslak olarak belirttiğimiz bu yaklaşımlar uzun yıllardan beridir etkili olan çeşitli pratiklerdir. Ancak kapitalizmin tarih sahnesinde boy göstererek gelişim göstermesi, dini hareketleri ve cinsel özgürleşme hareketlerinin alanlarını boyutlandırdığı gibi çeşitli yeni problemlerle karşılaşılmasının önünü açmıştır. Örneğin, ulus ve milliyet sorunu açığa çıkmış ve gelişim göstermiştir. Özellikle 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan itibaren çok boyutlu bir saldırı furyası dünya halklarına yönelik yapılmaya başlanmıştır. Bunun bir yönü açıktan emperyalist saldırganlıkken, diğer bir yönü, kültürel-sosyal alanda olan saldırı hattıdır. Kültürel ve sosyal alanda gerçekleşen saldırı hattında boş zamanlar, moda ve kültür gibi yapı ilişkileri daha fazla gündeme gelirken, birçok bireyin hayata bakış açılarını bu alanlardaki değişim ve dönüşümler şekillendirmeye başlamıştır. Örneğin, kapitalizmin insan üzerinde yarattığı tahribatın insanı ve onun yaşam alanını bir ticari alana dönüştürmesi boş zamanlar, moda ve kültür gibi alanların önemini daha fazla ön plana çıkarmıştır. Bunun sonucu olarak, kültür endüstrisi dediğimiz kişinin daha fazla benliğinde tahribatlara neden olan süreç birçok kişide ciddi psikolojik ve sosyal problemlere neden olurken, kişiler moda, kültür ve boş zamanlar kıskacında kapitalist sisteme yedeklenmektedir. Kimi bakış açıları ve özellikle kültürel haklar temelinde varlık zemini bulan çıkışlar buradan beslenerek, kapitalist toplumun bu mevcut resminde “düşürülmüş bireyin” an içerisinde “kurtuluşunu” benimseyerek hareket etme eğilimindedirler.


Ne yazık ki, bu tarz hareketlerin kapitalist sistemden ziyade sistemin önlerine sunduğu deli tiplerinin bir örneğini teşkil eden “dünya liderlerinin kötü niyetlerinin iyiye dönüştürülmesi” temelindeki protestoları bu hareketler içerisinde yer alan kişileri sisteme yedeklemenin başka bir aracıdır. Bugün için Extinction Rebellion gibi hareketler bu zeminde hareket ederler. Bu tarz çıkışlar daha çok doğa sorunlarına müdahale ederken, meselenin kapitalizmin çözümlenmesi noktasındaki çıkışlarındaki darlık bu kesimlerle hareket eden kişileri esas olarak sistem içinde tutar.
Şimdi altyapı-üstyapı ilişkilerinde başta devrimci hareket olmak üzere akademik akılda da yapılan bir hataya değinelim. Marx çeşitli yapıların ve bunların birbiriyle olan ilişkisini incelerken, dini, kültürel, hukuki ve benzeri alanlarda ortaya çıkan insanın “düşülmesi” pratiğinin ortadan kaldırılması hareketi olan komünizmin; din, kültür, hukuk, milliyet ve diğer yapıların tek tek merkeze alınarak bunlardan her birinin temel olması halinde elde edilecek sonucun sınıflı toplumların ve onun ekonomik-sosyal sisteminin insanda yarattığı tahribatın giderilmeyeceğini belirtmiştir. Çünkü eğer soruna bir dini alanda müdahale etmek istersek, sistemin sadece belirli bir gediğinin insanda yaratmış olduğu tahribatla uğraşmış oluruz ve bu başarılı olmaz. Böylesi bir hareket içinde olsaydık, muhtemelen dinsizleşme ve tanrının tanınmamasının insanlığı kurtaracağını vaaz veriyor olurduk. Her bir yapı ve olaya ilişkin onlarca örnek verebiliriz.


Gelgelelim, ekonomik alandaki ortaya çıkacak hareket biçimi diğer yapıları da birbirine bağlayan bir anahtardır. Bu nedenle Marx ekonomik altyapının üstyapıyı belirlediğini savunur. Bu açıdan diğer insandaki “düşüş biçimleri” olan üstyapı ilişkileri olarak gördüğümüz ilişkilerin (aile, kültür, din, cinsellik, milliyet, moda, kültür, boş zamanlar) hepsinin bir bütün halinde çözümlenmesinin anahtarı olan ekonomi, bütün bir üstyapı ilişkilerinin bir resmini bize sunar. Ancak burada kaba ekonomik indirgemecilik yapmamak gerekir. Genelde yapılan hata şudur; sınıfın ekonomik sorunlarının çözülmesinin, sorunu çözmesi. Sınıfın ekonomik sorunlarının sorunu çözmediği birçok örnekle sabittir. Başta Lenin’in ekonomistlere karşı mücadelesindeki örnekler olmak üzere görülebileceği gibi temel mesele, sınıfın kapitalizmden kaynaklanan temel problemlerinin politik iktidar hedefiyle taçlandırarak iktidarın alaşağı edilmesi komünistlerin temel görevidir. Bu nedenle Marx proletaryayı, farklı yapı ilişkilerinin ekonomik altyapıda somutlaşan hallerinin bir bütün halinde yok edilmesinin gücü olarak görür. Burada üstyapı ilişkilerini yok saymaz, altyapının temel olması noktasında ekonomik alandaki “insanın düşüşünün” diğer alanları koşullandırdığını belirtir.
Bu açıklamalardan sonra, esas konumuza geçebiliriz. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra kapitalist sistem dünya halklarına yönelik saldırılarını boyutlandırmış ve bunun sonucunda, emperyalist saldırganlığın politikalarının yanı sıra özellikle küreselleşme ve neo-liberalizmle birey ve onun içerisinde yaşamış olduğu toplumu “farklı” sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bir yönüyle kapitalist-emperyalist sistemin küreselleşme ismiyle yoluna devam ettiği modern dönemde, sistemin kültürel ve sosyal hegemonyasının bireyler üzerinden hızla arttığı görülürken, kişilerin sınıf ekseninden ziyade kendi kültürel adacıkları üzerinden hayata bakışları perçinlenmiştir. Bireyin günlük kapitalist sistemin saldırıları altında başta dini kimliği olmak üzere milli ve cinsiyet kimliği üzerinden kendisini ifadelendirmesi “yeni realitenin” bir gerçekliğidir.


“Yeni realite” günümüz toplumunda başta dini azınlıklar olmak üzere kişilerin kültürel ve cinsiyet kimlikleriyle bütünleşmesi ve hayata buradan bakmasını salık vermektedir. Bunun çeşitli toplumsal kesimler tarafından normal karşılandığını belirtmek gerekir. Çünkü birçok dini ve milli azınlık başta Türkiye olmak üzere kendi baskılanmasını kültürel adacıkları olan dini ve milli alanlarına sığınarak çözme yanlısıdırlar. Sosyalizm pratiklerinin başarısızlığına koşut olarak birçok kişinin umutsuzluğa kapıldığı yerde sosyalizmin ve onun değerlerinin insanlar nazarında bir çekiciliği azalırken, dini ve milli alanlarından kişilerin kendilerini ifadelendirmeleri olağanlaşmıştır. Belirttiğimiz gibi buna birde, küreselleşmenin bu tarz alanlara yatırım yapmasının da etkisi bulunur. Bugün için, örneğin Türkiye’de, birçok geçmiş mücadele pratiklerinde komünist hareket saflarında yer almış kişinin Aleviliğe kaymasını buradan okumak gerekir. Şöyle ki, örgütlerinin başarısızlığı ve sosyalizm değerlerinin günlük yaşamda bir “karşılığının olmaması”, bu kişileri daha fazla Alevi hareketinin çevre çeperine toplamıştır. Ayrıca bu kişiler, kendi milli düşünceleri noktasında da milli kimlikleriyle bütünleşme eğilimindedir. Bir düşünün ki, bu saydığımız kişilerin devrimci hareketlerde bir mücadele geçmişi olmalarına rağmen, dini ve milli adacıklarını kendilerinin ve örgütlerinin başarısızlığına paralel seçtikleri ortamda, “sıradan” bireyler için kendi dini ve milli adacıkları daha büyük bir kaçışı ifadelendirmektedir. Bu realite sadece Türkiye ve Kürdistan için geçerli değildir. Dünyanın birçok bölgesinde bunun çeşitli örnekleriyle karşılaşmaktayız.


Bugün için, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa ülkelerinde gelişen kadın özgürleşme hareketi ile paralel LGBTİ+ hareketinin hızla kendilerine yaşam alanı bulduğu ortadadır. Peki, bu hareketleri dini ve milli kültürel alanlarla bir biçimde mi okumalıyız? Kesinlikle hayır. Çünkü hem kadınlar hem de LGBTİ+ toplumu başta gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkeler olmak üzere karşılaşmış oldukları sorunlar oldukça yakıcıdır. Birçok Avrupa ülkesinde kadınlara oy hakkı çok geç tarihlerde tanınmışken, hala daha birçok kadın, aynı iş sektörlerinde erkeklerden çok daha az maaşlar alarak yaşamlarını sürdürme mecburiyetindedirler. Kadınların kimlik haklarındaki bu çıkışının kadın hareketi temelinde kalması ve diğer farklı sorunlarla ilgilenmeme yaklaşımlarını benimseyen kimi hareketler meseleye hatalı yaklaşmakla birlikte, komünist hareketin cinsiyet ayrımcılığını devrimden sonraya öteleyen yaklaşımı da sosyalizm pratiklerinin başarısızlığına paralel kadınları kendi kurtuluş pratiklerine yöneltmiştir. Çünkü kadınların yaşamış oldukları sorunlar oldukça yakıcı ve milyonlarca kadın bu sorunlardan muzdariptir. Milyonlarca kadını kaba yaklaşımlarla komünist saflara beklemek ve onların kurtuluşunu devrimden sonraya bırakmak demek, kadının “özgürleşme” pratiğine yönelik bir saldırıdır. Bu nedenle, yaşamın her alanında sürekli baskıya maruz bırakılan kadınlara, onların yaşam alanlarından seslenmek elzemdir. Ancak bunu yaparken, kadınların politik iktidarı hedeflemelerinin sağlanması gerekir. Politik iktidarın altyapı temelli üstyapı ilişkilerini değiştirmediği ortamda ne bir dini ya da milli azınlık ne de bir kadın özgürleşemez.
Elimizde stratejik bir güç olan Marksist bakış açısı bu nedenle meseleye oldukça berrak bakmamızı sağlarken, kadının ve diğer bireylerin içerisinde bulunmuş olduğu baskılanma alanlarındaki kapitalist iktidarın onları nasıl oluyor da kendi iktidarını devam ettirme noktasında sayarak ölüme mahkûm ettiğini gösterecek silah elimizdeyken, mücadelesi meşru olan feminist hareketi “bir burjuva” hareketi olarak görme körlüğüne düşmeden kadınlara cinsiyet ayrımcılığı üzerinden yaklaşmalıyız. Benzeri bir durum, LGBTİ+ hareketinde de vardır. Bugün için görünürlüğü daha fazla olan LGBTİ+ kişilere yönelik ayrımcılık bütün hızıyla dünyanın her yerinde devam etmektedir. Bizler bu kişilerin maruz bırakıldığı saldırıları yok göremeyiz. Aksine bu kişilerin kapitalist sistem tarafından cinsel alanlarına sıkıştırılmasına karşı, “özgürleşme” pratiklerinin politik iktidarı hedeflemekle olabileceğini göstermemiz gerekir. Bu nedenle, farklı kimliklerin kendilerinin “baş çelişkisi” olan durumlarını yok sayma siyaseti komünist hareketin benimseyeceği bir siyaset tarzı değildir.


Bizler, kapitalizmin insanları kültürel ve kimliksel adacıklarında boğmasına karşıyken, kişilerin kültür ve kimlik temelinde hak arama mücadelelerinin yanında olarak sorunu çözemeyiz. Sorunu ancak ve ancak, bu alanlara yönelik özel örgütlenmeler kurarak çözebiliriz. Bunu yaparken de, sınıf siyaseti temelinde soruna yaklaşma komünistlerin görevidir. Uzun yıllardan beridir, hem Türkiye’de hem Kürdistan’da kişilerin farklı çelişki ve sorunlarını görmezlikten gelen bir politik hat izleyen devrimci hareketler kendi örgütlerinin dar gündemleriyle meşgul olurken, ezilen ve yok sayılan insanlara bir umut olamamıştır. Komünist hareketin artık umut olması gerekirken, farklı kimlikleri kendi saflarında onların şarkılarıyla örgütlemesi gerekir. Marx, “değişmeyen koşulları, kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlayalım” derken bu noktaya göndermede bulunur.
Ancak burada bizleri bekleyen tehlike, “kimlikçilik” yapmaktır. Sınıf siyaseti ekseninde kimlikleri örgütlerken, kimlikçilik yaparak sorunun ekseninden uzaklaşmak bir tehlikedir. Buna karşı komünist hareketin saflarında örgütlenen her kişinin komünist düşün dünyasıyla bütünleşmesini sağlamak oldukça değerlidir. Burada iyi bir örgütçü hat ortaya çıkarılmazsa eğer, farklı kimlikler kendilerini dayatarak komünist hareketin politik iktidar perspektifinden kopmasına neden olabilirler. Zaten devrimci hareketin sistem içine kayması uzun yıllardan beridir ciddi değer erozyonlarına sebebiyet verirken, kimlikçiliğe yönelik yanlış politika bizi iktidar hedefinden uzaklaştıracaktır.


Bu sorunsal sadece din, milliyet, kadın ve LGBTİ+ hareketleri temelinde de karşımıza çıkmaz. Son yıllarda kapitalizmin doğaya ve bunun üzerinden insana verdiği zarar oldukça yakıcılaşmıştır. Bu nedenle birçok doğa ve çevre hareketi oldukça etkin eylemlilikler yapıyor. Bu hareketlerdeki temel sorun belirttiğimiz gibi kapitalist sistemden bağımsız olarak hareket etmeleridir. Bu hareketler içerisinde yer alan kimi kişiler sosyalizme meyilliyken, kimi kimseler sosyalizm pratiklerinden kaynaklı sistem içi mücadelelerinin esas olmasını isterler. Yıllardan beridir büyüyen bu tarz hareketlere insanların katılımları artarken, birçok meseledeki sorunda olduğu gibi doğa ve çevre sorununu devrimden sonraya erteleme bakış açısından kurtularak, sistem içi olan bu hareketleri iktidara karşı donatmak gerekir. Bu bütün bir komünist hareketin görevidir. Bu temelde, kapitalizmin tahribatlarının doğayı ve insanı etkilediği bu alandan topluma seslenmek komünistlerin kendi dünya görüşlerini ve nasıl bir dünya istediklerini belirtmeleri açısından oldukça değerlidir ve bu şansın iyi kullanılması gerekir.
Son olarak belirtmek gerekir ki, bugün için kadın, LGBTİ+, dini ve milli azınlıklarda yer alan kişiler ile doğa ve çevre hareketlerinde yer alan kişilerin ortak kesişimleri olan kapitalist sisteme karşı bu kişilerin farklı kimlikleri temelinde bir araya getirilerek politik iktidar perspektifi temelinde örgütlenmeleri komünist kavrayışla olabilir. Her biri emekçi olan ancak farklı kimlikleri ekseninde hayata bakmaları salık verilen kişilerin, ekonomik altyapı temelindeki üstyapının değişim dinamosu içerisinde yer almaları sınıf siyasetini güçlendirecek ve komünist hareketin daha fazla emek mücadelesinde olmasını sağlayacaktır. Bu durum koşulsuz bir biçimde işçi sınıfının iktidar yürüyüşüne hizmet edecektir.

Armenak Bojan

Önceki İçerikÖncü Partizan’ın Misyonu
Sonraki İçerikKutsal Aile ve Emre Erdal